Yerel sanatçıya sahip çıkmak bir lütuf değil, bir zorunluluktur. Bu toprakların türküsünü söyleyen, bu halkın derdini kendi yüreğinde taşıyan, sevdayı, hasreti, yoksulluğu, gurbeti, emeği, alın terini notalara döken insanlar; bu ülkenin kültürel hafızasıdır. Onlar olmadan bir toplumun kendi sesini duyması mümkün değildir. Ancak bugün gelinen noktada acı bir tabloyla karşı karşıyayız: Kendi değerini üretenler görmezden gelinirken, toplumun ruhuyla hiçbir bağı olmayan, kültürel karşılığı zayıf, hatta yabancılaşmış bir sanat anlayışı parlatılmakta, ön plana çıkarılmakta ve bunun için kamu kaynakları hoyratça harcanmaktadır.
Bu mesele basit bir “sanat tercihi” meselesi değildir. Bu mesele, bir milletin kendi kültürel köklerinden koparılması meselesidir. Çünkü bir toplumun müziği, sadece eğlence aracı değildir; o toplumun hafızasıdır, tarihidir, vicdanıdır. Halk müziği dediğimiz şey; çocuğunu tarlada kaybetmiş annenin ağıdıdır, askere giden gencin arkasından yakılan türküdür, gurbet elde ekmek kavgası veren işçinin iç çekişidir, sevdiğine kavuşamayan yüreğin sessiz feryadıdır.
Ama bugün bakıyoruz… Bu sesler geri plana itiliyor. Yerel sanatçılar sahipsiz bırakılıyor. Halkın içinden çıkmış ozanlar, türkücüler, yerel değerler “görünmez” kılınıyor. Buna karşılık; bu milletin kültürel dokusuyla hiçbir bağ kurmayan, halkın ruhunu taşımayan, sadece piyasa mantığıyla üretilmiş, içi boş, günübirlik, sözde sanat ürünleri öne çıkarılıyor. Ve en acısı, bunlar için kamu kaynakları seferber ediliyor.
Sormak gerekiyor: Bu paralar kimin parasıdır? Bu kaynaklar kimin emeğidir? Bu bütçeler kimin alın teridir? Eğer bir şehirde yaşayan insanlar vergileriyle bu düzeni finanse ediyorsa, o zaman o kaynakların karşılığında kendi kültürünü, kendi sanatçısını görmek en doğal hakkı değil midir?
Ama ne yazık ki tablo bunun tam tersidir. Yerel sanatçılar bir köşeye itilirken, halkın derdine tercüman olmayan isimler sahnelere çıkarılmakta, büyük bütçeli organizasyonlarla parlatılmaktadır. Bu durum sadece bir adaletsizlik değil, aynı zamanda kültürel bir yozlaşmadır. Çünkü bir milletin kendi sesini bastırıp yerine yabancı bir tını koymak, o milletin ruhuna yapılan en büyük müdahalelerden biridir.
Kocaeli’nde ve birçok şehirde yaşanan uygulamalar da bu gerçeği açıkça göstermektedir. Hangi sahneye bakarsanız bakın, hangi etkinliğe göz atarsanız atın; halkın içinden gelen, yıllarca emek vermiş, türküleriyle bu toprağın hikâyesini anlatan sanatçılar yerine, halkla bağı zayıf isimler tercih edilmektedir. Oysa asıl değer oradadır: köy odasında saz çalan ustada, düğünde türkü söyleyen yerel sanatçıda, yıllarca sahnede değil hayatın içinde pişmiş ozandadır.
Bugün yapılması gereken şey açıktır: Bu toprakların sanatçıları yok sayılmamalı, tam tersine baş tacı edilmelidir. Yerel yönetimler, kültür politikalarını yeniden gözden geçirmeli; halkın sesini taşıyan sanatçılara alan açmalı, onları desteklemeli, görünür kılmalıdır. Çünkü bir şehir, kendi sanatçısına sahip çıkmıyorsa, aslında kendi kimliğini inkâr ediyordur.
Unutulmamalıdır ki; halkın sanatçısı halkın kendisidir. Onu dışlamak, halkı dışlamaktır. Onu görmezden gelmek, bir toplumun hafızasını silmeye çalışmaktır. Ve hiçbir yönetim, hiçbir anlayış, bu kültürel sorumluluktan kaçamaz.
Bugün yapılması gereken bellidir: Sahne, halkın sesine geri verilmelidir. Bütçeler, halkın sanatçısına yönlendirilmelidir. Kültür, vitrin süsü olmaktan çıkarılıp yeniden hak ettiği yere, yani halkın kalbine dönmelidir.
Aksi halde kaybedilen sadece sanat olmaz… Kaybedilen kimlik olur, hafıza olur, ruh olur.
YAZARIN DİĞER YAZILARI
Yorum Ekle
Yorumlar (0)
Sizlere daha iyi hizmet sunabilmek adına sitemizde çerez konumlandırmaktayız. Kişisel verileriniz, KVKK ve GDPR
kapsamında toplanıp işlenir. Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul etmiş olacaksınız.
MUSTAFA ERANIL
HALKIN PARASIYLA HALKA YABANCI SANAT
Yerel sanatçıya sahip çıkmak bir lütuf değil, bir zorunluluktur. Bu toprakların türküsünü söyleyen, bu halkın derdini kendi yüreğinde taşıyan, sevdayı, hasreti, yoksulluğu, gurbeti, emeği, alın terini notalara döken insanlar; bu ülkenin kültürel hafızasıdır. Onlar olmadan bir toplumun kendi sesini duyması mümkün değildir. Ancak bugün gelinen noktada acı bir tabloyla karşı karşıyayız: Kendi değerini üretenler görmezden gelinirken, toplumun ruhuyla hiçbir bağı olmayan, kültürel karşılığı zayıf, hatta yabancılaşmış bir sanat anlayışı parlatılmakta, ön plana çıkarılmakta ve bunun için kamu kaynakları hoyratça harcanmaktadır.
Bu mesele basit bir “sanat tercihi” meselesi değildir. Bu mesele, bir milletin kendi kültürel köklerinden koparılması meselesidir. Çünkü bir toplumun müziği, sadece eğlence aracı değildir; o toplumun hafızasıdır, tarihidir, vicdanıdır. Halk müziği dediğimiz şey; çocuğunu tarlada kaybetmiş annenin ağıdıdır, askere giden gencin arkasından yakılan türküdür, gurbet elde ekmek kavgası veren işçinin iç çekişidir, sevdiğine kavuşamayan yüreğin sessiz feryadıdır.
Ama bugün bakıyoruz… Bu sesler geri plana itiliyor. Yerel sanatçılar sahipsiz bırakılıyor. Halkın içinden çıkmış ozanlar, türkücüler, yerel değerler “görünmez” kılınıyor. Buna karşılık; bu milletin kültürel dokusuyla hiçbir bağ kurmayan, halkın ruhunu taşımayan, sadece piyasa mantığıyla üretilmiş, içi boş, günübirlik, sözde sanat ürünleri öne çıkarılıyor. Ve en acısı, bunlar için kamu kaynakları seferber ediliyor.
Sormak gerekiyor: Bu paralar kimin parasıdır? Bu kaynaklar kimin emeğidir? Bu bütçeler kimin alın teridir? Eğer bir şehirde yaşayan insanlar vergileriyle bu düzeni finanse ediyorsa, o zaman o kaynakların karşılığında kendi kültürünü, kendi sanatçısını görmek en doğal hakkı değil midir?
Ama ne yazık ki tablo bunun tam tersidir. Yerel sanatçılar bir köşeye itilirken, halkın derdine tercüman olmayan isimler sahnelere çıkarılmakta, büyük bütçeli organizasyonlarla parlatılmaktadır. Bu durum sadece bir adaletsizlik değil, aynı zamanda kültürel bir yozlaşmadır. Çünkü bir milletin kendi sesini bastırıp yerine yabancı bir tını koymak, o milletin ruhuna yapılan en büyük müdahalelerden biridir.
Kocaeli’nde ve birçok şehirde yaşanan uygulamalar da bu gerçeği açıkça göstermektedir. Hangi sahneye bakarsanız bakın, hangi etkinliğe göz atarsanız atın; halkın içinden gelen, yıllarca emek vermiş, türküleriyle bu toprağın hikâyesini anlatan sanatçılar yerine, halkla bağı zayıf isimler tercih edilmektedir. Oysa asıl değer oradadır: köy odasında saz çalan ustada, düğünde türkü söyleyen yerel sanatçıda, yıllarca sahnede değil hayatın içinde pişmiş ozandadır.
Bugün yapılması gereken şey açıktır: Bu toprakların sanatçıları yok sayılmamalı, tam tersine baş tacı edilmelidir. Yerel yönetimler, kültür politikalarını yeniden gözden geçirmeli; halkın sesini taşıyan sanatçılara alan açmalı, onları desteklemeli, görünür kılmalıdır. Çünkü bir şehir, kendi sanatçısına sahip çıkmıyorsa, aslında kendi kimliğini inkâr ediyordur.
Unutulmamalıdır ki; halkın sanatçısı halkın kendisidir. Onu dışlamak, halkı dışlamaktır. Onu görmezden gelmek, bir toplumun hafızasını silmeye çalışmaktır. Ve hiçbir yönetim, hiçbir anlayış, bu kültürel sorumluluktan kaçamaz.
Bugün yapılması gereken bellidir: Sahne, halkın sesine geri verilmelidir. Bütçeler, halkın sanatçısına yönlendirilmelidir. Kültür, vitrin süsü olmaktan çıkarılıp yeniden hak ettiği yere, yani halkın kalbine dönmelidir.
Aksi halde kaybedilen sadece sanat olmaz… Kaybedilen kimlik olur, hafıza olur, ruh olur.
YAZARIN DİĞER YAZILARI