Toplum olarak son yıllarda adeta kolektif bir cinnet sarmalına hapsolmuş durumdayız. Sokağa adım attığımızda artık tebessüm eden yüzler yerine, her an patlamaya hazır birer “sinir küpü” gibi dolaşan, tahammülsüz insanlar görüyoruz.
Ne ara bu kadar öfkeli, ne ara bu kadar gergin bir topluma dönüştük. İşin en acı veren yanı ise bu tırmanan şiddetin faturasının hep en savunmasız kişilere kesilmesi: Kadınlarımız ve çocuklarımız.
FİLİZLENEN ŞİDDET: AKRAN ZORBALIĞI
Şiddet sarmalı, sanıldığı gibi sadece sokakta veya evde başlamıyor; okulların koridorlarında, parklarda, çocukların oyun alanlarında sinsi bir şekilde filizleniyor.
“Akran zorbalığı” adını verdiğimiz bu karanlık kavram, geleceğimiz olan çocukların ruhunda onarılmaz yaralar açıyor, onları içine kapanık ve güvensiz bireyler haline getiriyor. Bir çocuğun bir diğerine uyguladığı psikolojik ve fiziksel baskı, aslında toplumdaki şiddet kültürünün en saf ve en tehlikeli yansımasından başka bir şey değildir. Bu sessiz çığlıklar, gelecekteki daha büyük şiddet olaylarının habercisidir.
SESSİZCE KANAYAN YARA: KADIN CİNAYETLERİ
Haberleri açmaya korkar olduk; her gün bir başka kadının hayattan koparılışının, vahşice, vahşice katledilişinin haberiyle sarsılıyoruz. Kadın cinayetleri, toplumumuzun sessizce kanayan en derin yaralarından biridir.
Sadece bir istatistik olmanın ötesinde, her bir can kaybı, yıkılan aileler, geride kalan öksüz çocuklar ve vicdanlarda yankılanan bir adalet çığlığıdır. Bu şiddete karşı durmak, sadece yasal bir zorunluluk değil, insani bir sorumluluktur.
EKRANLARDAKİ ZEHİR VE NORMALLEŞEN ŞİDDET
Peki, bu şiddet dalgası nereden besleniyor, ne ara bu kadar hayatımızın içine sızdı? Başımızı çevirip televizyon ekranlarına baktığımızda, cevabı ne yazık ki net bir şekilde görüyoruz.
Akşam kuşağındaki popüler diziler, silahların gölgesinde geçen hayatları, entrikayı, vurup kırmayı ve cinayeti birer “kahramanlık” öyküsü gibi sunuyor. Ekranlardan evlerimize, yatak odalarımıza kadar sızan bu zehirli içerikler, şiddeti normalleştiriyor, sıradanlaştırıyor ve ne yazık ki izleyicinin vicdanını nasırlaştırıyor.
Şiddet sahneleri arasında büyüyen bir nesil, sorunları konuşarak değil, güç kullanarak çözmeye meyilli hale geliyor.
VİCDANLAR MI SAĞIR, BİZ Mİ KÖR OLDUK?
Her artan şiddet vakasında kendimize şu soruyu sormalıyız: Vicdanlar mı sağır, yoksa biz mi bu zehirli ekranlara karşı kör ve dilsiz olduk? Kadın cinayetleri, çocuk istismarları, akran zorbalığı ve her geçen gün artan sokak şiddeti karşısında artık kimsenin sessiz kalma lüksü yoktur. Toplumsal bir çürümenin eşiğindeyken, şiddeti alkışlayan her yapımın, bu içerikleri evlerimize sokan her yayının ve sessiz kalan her vicdanın bu karanlık tabloda bir payı olduğunu kabul etmeliyiz.
Sevgi, empati ve saygı temelli bir toplum inşa etmek, eğitimden medyaya kadar her alanda şiddet dilini terk etmekle başlar. Ekranlardaki zehri temizlemek ve sağırlaşan vicdanları yeniden uyandırmak için hemen şimdi, hep birlikte “DUR!” demeliyiz.
11/3/2026 / Necati KONAKCI
YAZARIN DİĞER YAZILARI
Yorum Ekle
Yorumlar (0)
Sizlere daha iyi hizmet sunabilmek adına sitemizde çerez konumlandırmaktayız. Kişisel verileriniz, KVKK ve GDPR
kapsamında toplanıp işlenir. Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul etmiş olacaksınız.
NECATİ KONAKCI
VİCDANLAR MI SAĞIR EKRANLARMI ZEHİRLİ
Toplum olarak son yıllarda adeta kolektif bir cinnet sarmalına hapsolmuş durumdayız. Sokağa adım attığımızda artık tebessüm eden yüzler yerine, her an patlamaya hazır birer “sinir küpü” gibi dolaşan, tahammülsüz insanlar görüyoruz.
Ne ara bu kadar öfkeli, ne ara bu kadar gergin bir topluma dönüştük. İşin en acı veren yanı ise bu tırmanan şiddetin faturasının hep en savunmasız kişilere kesilmesi: Kadınlarımız ve çocuklarımız.
FİLİZLENEN ŞİDDET: AKRAN ZORBALIĞI
Şiddet sarmalı, sanıldığı gibi sadece sokakta veya evde başlamıyor; okulların koridorlarında, parklarda, çocukların oyun alanlarında sinsi bir şekilde filizleniyor.
“Akran zorbalığı” adını verdiğimiz bu karanlık kavram, geleceğimiz olan çocukların ruhunda onarılmaz yaralar açıyor, onları içine kapanık ve güvensiz bireyler haline getiriyor. Bir çocuğun bir diğerine uyguladığı psikolojik ve fiziksel baskı, aslında toplumdaki şiddet kültürünün en saf ve en tehlikeli yansımasından başka bir şey değildir. Bu sessiz çığlıklar, gelecekteki daha büyük şiddet olaylarının habercisidir.
SESSİZCE KANAYAN YARA: KADIN CİNAYETLERİ
Haberleri açmaya korkar olduk; her gün bir başka kadının hayattan koparılışının, vahşice, vahşice katledilişinin haberiyle sarsılıyoruz. Kadın cinayetleri, toplumumuzun sessizce kanayan en derin yaralarından biridir.
Sadece bir istatistik olmanın ötesinde, her bir can kaybı, yıkılan aileler, geride kalan öksüz çocuklar ve vicdanlarda yankılanan bir adalet çığlığıdır. Bu şiddete karşı durmak, sadece yasal bir zorunluluk değil, insani bir sorumluluktur.
EKRANLARDAKİ ZEHİR VE NORMALLEŞEN ŞİDDET
Peki, bu şiddet dalgası nereden besleniyor, ne ara bu kadar hayatımızın içine sızdı? Başımızı çevirip televizyon ekranlarına baktığımızda, cevabı ne yazık ki net bir şekilde görüyoruz.
Akşam kuşağındaki popüler diziler, silahların gölgesinde geçen hayatları, entrikayı, vurup kırmayı ve cinayeti birer “kahramanlık” öyküsü gibi sunuyor. Ekranlardan evlerimize, yatak odalarımıza kadar sızan bu zehirli içerikler, şiddeti normalleştiriyor, sıradanlaştırıyor ve ne yazık ki izleyicinin vicdanını nasırlaştırıyor.
Şiddet sahneleri arasında büyüyen bir nesil, sorunları konuşarak değil, güç kullanarak çözmeye meyilli hale geliyor.
VİCDANLAR MI SAĞIR, BİZ Mİ KÖR OLDUK?
Her artan şiddet vakasında kendimize şu soruyu sormalıyız: Vicdanlar mı sağır, yoksa biz mi bu zehirli ekranlara karşı kör ve dilsiz olduk? Kadın cinayetleri, çocuk istismarları, akran zorbalığı ve her geçen gün artan sokak şiddeti karşısında artık kimsenin sessiz kalma lüksü yoktur. Toplumsal bir çürümenin eşiğindeyken, şiddeti alkışlayan her yapımın, bu içerikleri evlerimize sokan her yayının ve sessiz kalan her vicdanın bu karanlık tabloda bir payı olduğunu kabul etmeliyiz.
Sevgi, empati ve saygı temelli bir toplum inşa etmek, eğitimden medyaya kadar her alanda şiddet dilini terk etmekle başlar. Ekranlardaki zehri temizlemek ve sağırlaşan vicdanları yeniden uyandırmak için hemen şimdi, hep birlikte “DUR!” demeliyiz.
11/3/2026 / Necati KONAKCI
YAZARIN DİĞER YAZILARI